Orhun TV

SESSİZTANBUL

SESSİZTANBUL
Tarih: 31-12-2017 22:44

Saliha Malhun yazdı...

 

İstanbul’daydım bugün yine… Biliyorum sana haber vermeliydim gelirken. Bana kendine bir iyilik yap ve İstanbul’a gel demiştin. Seninle olsak neler yapardık bilmiyorum. Belki Yerebatan Sarnıcı’nda gezerdik yine. Sonra boğazda balık yerdik değil mi?

Bense… Bense yine Eyüp Sultan Hazretlerini ziyaret edip sonra da Kaşgâri Dergâhına çıktım. İnerken her zamanki gibi Üstâdın kabrini ziyaret ettim, isimsiz mezar taşıyla söyleştim. Evet, biz onunla her zaman söyleşiriz böyle. O isimsiz taş neler anlatmaz ki bir anlık seyyâlede.

Bu şehirdeki insanlara kırgınım. Kırgınım dediysem kırgın olmam icâb ettiğinden. Yoksa gerçek anlamda bir kırgınlığım yok hiç kimseye.Biliyor musun, ben en sonunda şunu anladım ki iyiler asla tutunamaz bu şehirde. Hemen Oğuz Atay’laştığımı söyleme yine. Burası bir balon gibi mütemadiyen şişen ve genişleyen bir şehir. Bu sebeple insanların hırsları, açlıkları da doymak bilmiyor. Acı da sonsuz burada, dipsiz bir keder de. Sen nasıl yaşıyorsun burada anlamıyorum.

Ben, önceleri anlayamamıştım bu şehrin girdabını, insan ilişkilerini. O kadar saftım ki, kim karşıma gelse ve bana ne anlatsa, hangi yüzünü gösterse hemen inanıyordum. O vakitler içimde onlara karşı bilenmiş bir başka ben yoktu. Yanlarına fazla gitmesem de özlerdim. Çünkü emindim ki onlar benim dostumdular. Ben biraz filmlerdeki İstanbul’la karıştırmışım galiba şimdiki yüzünü.

Biliyor musun neyi fark ettim o eski filmlerde? Sessizlik… Parklarda, bulvarlarda, sahillerde, bahçelerde derin bir sessizlik. Eskiden İstanbul Sessiztanbul'muş âdeta. O kadar sessizmiş ki, bu sebeple en ufak bir fısıltı bile bütün şehre yayılırmış. Eskiden “fısıltı gazetesi” dedikleri şey bu olsa gerekmiş. Düşünebiliyor musun, dedi koduyu bile insana hasretmek yerine ortalıkta kendi kendine basılıp ayaklarıyla gezen bir cerideye yüklerlermiş. Şimdi en seçkin kalem erbaplarının hayatı ve sohbeti bile “paparazzi” hüviyetinde. Bu kelimede ne demekse? Ciciannem eski kadın ya, kedimiz İncir Can için mama almamıza kızıp, kendi eliyle “papara” hazırlardı sabah kahvaltısında. Eskiden kediler buna bayılırmış. İncir de pek severdi bu mamayı. Her sabah cicianne yapsın diye kuyruğunu dikip tontonumun peşinde dolanırdı.

Ne anlatıyordum? Evet, sessizlik… Yine o eski filmlerde fark ettim; insanlar eskiden sükûtu mukaddes bir eylem addediyorlarmış. Sınıfın kara tahtasına sık sık “Söz gümüş ise, sükût altındır” atasözümüz yazılırmış. Gerçi şimdi sükût kelimesindeki o imlâyı yazacak nesil de kalmadı ya? Eskiden bütün evlerin önünde ne güzel bahçeler varmış. Her gece genç kızların pencerelerinin önünde ellerini yanaklarına koyup hülyalara daldıkları Ediz Hun'ları varmış. Ne tuhaf, eskiden insanlar ne kadar da oldukları gibi görünüyorlarmış.

Sonra fark ettin mi bilmem, güneş bile sabahları öyle pat diye doğmazmış. Gece dağların, tepelerin, denizin içine sessizce yavaaaş yavaş çekilir, ay bin bir nazla ortaya çıkarmış. Her şey ne kadar da yavaşmış, yıldızlar bile dilek tutacak kadar uzunca kayarmış. İnsanlar da sessiz ve usulcana sokulurlarmış birbirlerine. Böyle hızlı gece hayatları, tartışma programları, sabahları carıl carıl bağırarak konuşan tombul türkücülerden spikerler yokmuş. Yavaşmış her şey, çok yavaşşşş…

Eskiden daha bir sessiz ve maviymiş gökler de. Kendisine doğru niyâza kalkan ellerin ismini, her ikindide Hakk katına ulaştırırmış. Gerçi o zaman da varmış kötülük. O zaman da varmış kavgalar, savaşlar, yalanlar, hileler, tuzaklar. Ancak öylesine garip bir hâl varmış ki, kötüler kötülüklerini aleni işler, tenhalarda gözyaşı dökerlermiş. Erol Taş utancından bakamaz, arkasını dönüp yutkunarak konuşurmuş haksızlık ettiği sevgililere. Filiz Akın, pişmanlık gözyaşlarına boğulurmuş her yalan söylediğinde, müstakbel eşi zarar görmesin diye boyun eğdiği mafya babasına. Sonra filmin sonunda sevgi galip gelince kendini vururmuş o mafya babaları da. Hiç hasmını öldürenini görmedim o filmlerde daha. Aslında kötü hayat şartları yüzünden sevgisiz davranmak zorundaymış her filmde dayak yiyen dişsiz ve kılıksız adamlar da.

Ne de güzel top oynuyor Ömercik bomboş arsalarda. Mezarlıklar cinayet ve tacavüz mahalli değil, her Cuma mini eteğinin üzerinde zarif bir eşarpla yakınlarını ziyaret edip, Fatiha okuyarak sevdikleriyle dertleşen Hülya Koçyiğitin en samimi dostlarıymış. Ne çok mezarlık varmış şehirlerin ortasında. Sanki hayat o kabristanların içinde daha bir güzel ve sevimliymiş.

Ne tuhaf eskiden insanların tek bir yüzü ve tek bir yüreği varmış sevmeye. Kezban Paris’e de gitse, her yerde İzzet Günay’ın sesini duyar, hayaliyle dans edermiş. Kınalıyapıncak yüreğindeki ağrıyı, evin büyükhanımının ona reva gördüğü işkenceyi, hakaretleri sessizce gözyaşları içinde dinler, bütün bunları aşkı için değil, Allah'tan geldiği için sineye çekermiş. “Mukadderat… Mukadderatımız boyleymiş şevgilim" diye katıla katıla ağlarmış Türkan Şoray, ıstıraptan o güzel dudaklarını hep kanatırmış. Yılmaz Güney hayat ve ölüm gibi saygı duyarmış Arkadaşı’nın Aşkı’na. “Bana insan olmayı sen öğrettin dermiş eski şarkılar; nereden gelip, nereye gittiğimi."

Babacan kollarıyla sabana sarılsa da, hatunundan daha sevgilidir toprak Kadir Savun’a. Mütemadiyen bir sırla boğuşurmuş Semih Sergen, Yunus ve Taptuk diye şiir söyledi mi bütün ekran ürperirmiş. Bu ürperti ile mahallenin hacı anneleri Yâsin'lerini alıp, Telli Baba ve Zuhurat Baba’yı ziyarete giderlermiş.

Hep çıplak ayakla gezermiş toprakta Ayşecik. Çileli hayatını dengede tutmak ister gibi kaldırım taşlarında yürürmüş. Sonra kendisine; “Ne olur baba de, bir kerecik babacım de bana, sonra öleyim” diye gözyaşlarına boğularak yalvaran Sadri Alışık varmış. Hatırlıyorum ben o filmleri. Biliyor musun, bazen babam o sahnelere dayanamaz hissiyatına engel olmak isterdi. Ben de dayanamaz hemen rahmetli babamın kucağına koşar, ona sımsıkı sarılır ağlardım. O zaman insanlar birbirlerini ne pahasına olursa olsun affederlermiş. Canavar deyince akla hemen Kurabiye Canavarı gelirmiş. Evde bana yediremedikleri yemekleri, içiremedikleri şurupları hep Kurabiye Canavarı sayesinde hallederlermiş.

Yani, insanların henüz bir yüzü ve bir yüreği varken olup bitmiş her şey. Eskiler ırmakların peşinde, erenlerin peşinde, leylî bir yüzün peşinde kendini ararmış. En çok da sevgilisinin saadetinde kendini mutlu hissedermiş. Özlemleri sevdiklerini hep mesud görmekmiş."Ben "yokmuş, "sen" varmış, "onlar" varmış. Yavaşca deveran eden dünyanın semasını neredeyse bütün gönüller duyarmış. Kendisine sabırla ve namazla dua eden anaların duaları hep kabul olurmuş. Hayatla ölüm, toprakla kalp arasında geçermiş bütün hikâyeler. Gece boyu tefecilerden dayak yiyen Fikret Hakan, anacığının duasıyla aydınlık bir yoldan, kan-revan içinde eve döner, titreyen bir ışık gibi evine girermiş.

Sonra… Sonra bir gün her şey tükenmiş. Sular boğazdan tersine akmaya başlamış. Gökyüzü kirlenmiş, sessizlik katledilmiş. Kentle birlikte dünya da hızla dönmeye başlamış. Kulaklar dünyanın deveranındaki semayı duyamaz olmuş. Bu hızlı dönüş sırasında insanların ruhundan önce yaşamaya başlayan kalpleri, bedeninden önce yürümeye başlamış. İnsanın organları kendinden ayrılabilir mi? Ayrılmış işte. Eli elinden, gözü gözünden ayrılmış insanların. Sonra bir hırs sürüklemiş onları hayatın içine. Artık insanlar elsiz, ayaksız, kalpsiz, gözsüz yaşamaya alışmış.

Sahte bir yüz, sahte gözyaşı, sahte içtenlik, sahte gülüşler. Burada insanlar uslanmaz bir savaşçı. Her gün aynı hataları yapıp, ertesi gün tekrarlıyorlar. Şimdi artık kozmetiklerden yüzler cilalı görünse de, içteki gönül karardıkça kararmış. Burası artık yitik bir şehir.. İnsanlar doyumsuz, sabırsız, vefâsız, intikam dolu hep yürekler. İnsanlığın en dibe battığı bir antik “Kabristanbul” burası.
İşte beni kıranlar bu şehrin insanları. Burada her şeyin bir bedeli ve fiyatı var. Sahte bir kalple yazıp çizilen hiçbir satırdan gönle fayda gelmez bunu iyi anladım. Bu şehirdekiler amansız bir kavganın içinde. Burası iyilerin önünden dörtnala kaçan bir şehir… Burası iyileri yutan bir şehir… Burası şehrini ve şehr-i yârânını yitiren bir şehir..

Bense sessizim, dertliyim, üzerimde hâlâ o eski günlerin yağmuru, rüzgârı var. Bu şehirde bana hakaret edenlere çiçek uzattım, beni yerenleri övdüm, bana vuranlara dua ettim. Bana iyi kalpliliği oynayanları anlamamazlıktan geldim. İnsanlığımdan dolayı hırpalandım ben bu şehirde. İnsanlığımdan utandım.

Kabristanbul, Sessiztanbul nereye giderse gitsin, işte ben buradayım, misafirim bu şehirde. Korkuyorum yanına gelmeye. Acaba sen de içimde kalmış “insanlığım” için beni dışlar mısın? Utandırır mısın?

 


YORUM YAP


DİĞER HABERLER


Masa Üstü Sürüme Geç